YENİ OYUNCAK: MUNZAM KARŞILIKLARI

Ali Perşembe
31 Mart 2011, CNBC-e

Geçen hafta Merkez Bankası munzam karşılıklarını bir kere daha artırınca bankaların kârlılıklarına biraz daha limon sıktı. Halbuki sektör 2010 yılında kâr rekoru kırıp 22 trilyonu devirmiş, şube sayısı 10,100’e ulaşmış, aktiflerdeki nakit değerler, menkul değerler portföyleri, mevduatlar en yüksek değerlerde seyrediyor, takipteki alacakları azalıyor, istihdam ettiği nüfus 200.000’e yaklaşıyordu. Bir önceki artırımın kredilerdeki artışa hiçbir etkisi olmamıştı ve sektörün kredileri yarım katrilyonu geçmiş, tarihi zirvesindeydi. Merkez Bankası’nın bu ilahi deneyinin ne amaçla yapıldığını anlıyoruz da piyasayı ne kadar sakatlayacağını Merkez Bankası da izliyormuş, biz de izleyeceğiz.

Medici ailesi koca bir Rönesans devrine adını yazdırdı. Aileden 2 papa, 2 kraliçe, 3 dük çıktı. Galile’den Mikelanj’a kadar, sanatı ve ilmi desteklediler. Floransa kentini inşa ettiler. Villa Cafaggiolo, San Marco Manastırı, San Lorenzo Bazilikası, Pitti Sarayı, Palazzo Vecchio. Ne şahaserler! Ya Uffizi Müzesi? Biliyor musunuz? Orası müze yapılmadan önce Medici’lerin ofisiydi. Onun için Uffizi. Venüs’ün Doğuşu gibi bir şahaseri yarattıracak bu para nereden geldi. Banker Medici’lerden.

1390’dan önce pek de banker oldukları söylenemez. Aslında gangsterler. Beş tanesi idam sehpasına gitmiş. Sonra Giovanni di Bicci de Medici gelmiş. Çok çalışmış, pislikleri temizlemiş, aileyi tefecilikten bankerliğe terfi ettirmiş. En büyük müşterisi papalar ve Vatikan olmuş. İşleri oğlu Cosimo’ya devrettiğinde Venedik ve Roma’da şubeler varmış. Daha sonra Medici bankerlik imparatorluğu bütün Avrupa’ya yayılmış.

Giovanni’nin libro segreto’su (gizli kitabı) ailenin yükselişine ışık tutuyor. Zamanın muhasebesinde daha çift taraflı kayıt sistemi kullanılmıyor. Ama libro segreto’da bir tarafta vostro (yâni pasifler), diğer tarafta nostro (yâni aktifler) titiz bir şekilde girilmiş. Başarılarını arkasında sadece bu titizlik yok. En büyük özellikleri çeşitleme yapabilmiş olmaları. Büyük bir borçlu battığında etkilenmiyorlar.

Bu kendi kendini yetiştirmiş capo della casa (yâni aile reisi) Giovanni 1429 yılında öldüğünde aileye bu titizliği korumalarını vasiyet ediyor. Fatih’in İstanbul’a girdiği yıl, büyük oğlan Cosimo artık Floransa devleti demek. O kadar güçlü. Papa bile kabul etmiş. Cosimo ne derse o olur. Çağın sanatçılarının en çok işlediği konulardan biri Akil Adamların Bebek İsa’ya Tapınışı’dır. Venüs’ün Doğuşu’nu yaratan Botticelli de işlemiştir. Ama tabloda bebeğin etrafındaki adamlar İncil’den değil Uffizi’den çıkmıştır. Dört adet Medici. Tablo sanki İsa’ya değil Medici’lere tapınıştır.

İşte Medici’ler sayesinde Avrupa Avrupa olmuş, İngiltere ve Hollanda ile finans devrimi gerçekleşmiştir. Ama bu devrimin arkasında, Avrupa’nın 3 ayrı kentinden (Amsterdam, Londra ve Stockholm’dan) türeyecek 3 önemli buluş vardır.

O zamanlar para denen şey kıtanın çeşitli darphanelerinde basılan altın, gümüş, bakır sikkeler. Kıtada en azında 14 farklı darphane var. Bir de kıta dışından gelen sikkeler var. Hangisinin değeri ne kadar kimse kestiremiyor. İşte Amsterdam’daki Wisselbank finans tarihinin ilk doğrudan borçlandırma sistemini yaratıyor. Bugün bile kullanıyoruz. Tacirler at arabalarıyla sikke taşıyacaklarına, ödeme bir tacirin hesabının alacaklandırılması ve diğerinin borçlandırılmasıyla kaydi olarak yapılıyor. Yıl 1609. Biz daha birkaç yıl önce Rıhtım Caddesi tablacılarından aldığımız hisse senedi tomarlarını gazete kâğıtları içinde taşıyorduk.

İkinci finansal devrim ise Londra’da gerçekleşti. 1694 yılında Bank of England kuruldu. Merkez Bankası. İşi, İngiliz hükümetinin girdiği savaşları finanse etmekti. İlk kez bu bankaya banknot çıkarma tekeli verildi. Böylece merkez bankalarının piyasadaki para miktarını kontrol etme kabiliyeti ortaya çıktı.

Ne var ki, Amsterdam Wisselbank gibi bankaların sorunu hep yeni para bulmaktı. Çünkü ancak onlara yatırılan mevduat kadar kredi verebiliyorlardı. Yâni bugünün terimiyle, munzam karşılığı %100 idi. İşte bu sorunu da Stockholm’de pişen üçüncü devrim çözdü. 1656 yılında kurulan Riksbank, munzam karşılığının %100 olması gerekmediğini gördü. Çünkü eğer bir felâket olmaz ve bankaya hücum başlamazsa herkes mevduatını çekmeye aynı anda gelmeyecekti. Dolayısıyla toplanan mevduatın çok daha fazlası kredi olarak verilip faiz kazanılabilirdi. Aynı günümüzdeki gibi.

Bakın nasıl işliyor. Diyelim ki 100 liranızı götürüp bir bankada 6 aylık mevduat yaptınız. Bugün munzam karşılığı %9. Hesaplaması kolay olsun diye biz buna %10 diyelim. Banka, sizin 100 liranızın 10 lirasını Merkez Bankası’nda tutmak zorunda. Kalan 90 lirayı kredi olarak kullandırana dek faiz kazansın diye götürüp başka bir bankaya yatırıyor. Şimdi bu ikinci banka da yatırılan 90 liranın 9 lirasını Merkez Bankası’nda tutacak ve geriye kalan 81 lirayı götürüp bir üçüncü bankaya yatıracak. O üçüncü banka da 81 liranın %10’unu Merkez Bankası’na bırakıp kalan 73 lirayı kullanacak. Bakın bir kişinin 100 lirası dört tur sonra ne oldu? Bir bankaya mevduat yatırılmışken şimdi dört bankada mevduat var. Birinci bankada 100 lira, ikinci bankada 90 lira, üçüncüsünde 81 lira, dördüncüsünde de 73 lira. Dört tur sonra para arzı 344 liraya yükseldi.

İşte fraksiyonel rezerv bankacılığı dediğimiz şey bu. Buraya kadar sorun yok. Hatta fraksiyonel rezerv bankacılığı olmasaydı, devamlı para yaratılmasaydı, Amsterdam’daki Wisselbank gibi bankalar ancak onlara yatırılan para kadar kredi kullandırabilselerdi, ne İngiliz sanayi devrimi olurdu ne de internet devrimi. Dünya ekonomisi yerinde sayardı.

Yalnız küçük bir sorun var. Diyelim ki, siz yatırdığınız 100 lirayı geri istediniz. O zaman banka önce rezervlerini kullanacak ama yetmez. Merkez Bankası’nda sadece 10 lirası var. Gidip ikinci bankaya yatırdığı 90 lirayı geri isteyecek. İkinci bankanın bu ödemeyi yapması için önce Merkez Bankası’nda yatırdığı rezerv olan 9 lirayı çekecek, sonra da üçüncü bankaya yatırdığı 81 lirayı isteyecek. Görüyor musunuz tehlikeyi? Bankaya hücum dediğimiz bu. Bir kişinin mevduatı domino etkisi yaratıyor ve her bankanın Merkez Bankası’na yatırdığı rezervlerin 10 mislini geri talep etmesine yol açıyor. Dolayısıyla birinci bankanın yaşayabilmesi ikinci bankadan parasını ne kadar çabuk alabileceğine bağlı. İkinci bankanınki de üçüncü bankaya… ve öyle gidiyor.

Burada ortaya çıkan resim şu. Üç finansal devrime geri dönelim: 1) nakit olmadan, yâni kaydi olarak yapılan bankalar-arası işlemler, 1) fraksiyonel rezerv bankacılığı ve 3)  merkez bankalarının banknot basma tekeli. Bu üç finansal devrimle dünyanın çehresi artık değişti. Artık “para” dediğimiz şey o kadar kolay anlaşılır bir konu olmaktan çıktı. Halbuki 16. yüzyılda İspanyollar parayı çok iyi anlamışlardı. Çünkü Orta ve Güney Amerika’ya gidip, oranın yerlilerini doğrayıp, altınına gümüşüne el koyarak kurdukları darphanelerde eriterek sikke üretiyorlardı.

Bolivya’nın güneyinde, 4.000 metre irtifada Potosi isimli bir kent var. İspanyol sömürgeciliğinin darphanesi. Aslında İspanya İmparatorluğu’nun genel müdürlüğü. Çünkü Potosi gümüşten yapılmış bir dağın üstünde oturuyordu. Dağın ismi Cerro Rico. Yâni zengin tepe. İşte İspanyol bütün bu zenginliği çalıp sikke yaptı. Dolayısıyla, piyasada ne var ne yok hepsinden haberdardılar.

Artık para dediğimiz şey bankalardaki mevduat ve rezervler gibi belirli pasiflerin toplamını temsil ediyor. Krediler ise bankaların toplam varlıklarını. Finansal inovasyon, Potosi’deki bu cerro rico’yu aldı ve banka dediğimiz aracılar vasıtasıyla borçlular ve kreditörler arasındaki ilişkinin dayandığı modern parasal sistemi yarattı. Şimdi bu kurumların ana fonksiyonu borçlular hakkında bilgi toplayıp risklerini yönetmek.

Yükümlülüklerinin maliyeti ile varlıklarının kazançları arasındaki farkı maksimize ederek kâr edebilirler. Ama rezervlerini bir bankaya hücum senaryosunda onları batırmayacak seviyede tutarak. Bütün Avrupa’da bu finansal devrim oluşurken bir ülke arkada kaldı. O da İspanya idi. Parasal sistemin metalle değil krediyle alâkalı olduğunu göremediler. Bütün Avrupa gazlayıp giderken 1557 ile 1696 arasında tam 14 kez temerrüde düştüler. Böyle bir CV’niz varsa dünyanın bütün cerro rico’ları yetmez. Onlar göremediler.

Umarım şimdi hem bankalarımız hem de merkez bankamız bu yeni oyuncak munzam karşılıkları ile oynarken neler olup bitiyor anlıyorlardır. Yoksa herkes gazlayıp gidecek, biz cerro rico’lar aramak zorunda kalacağız. Isınmayı durduracağız diye piyasaların boğazını fazla kısarsak bankaya kredi istemeye giden İspanyol’a benzeriz. “Küçük bir şirket kurmak istiyorum, ne yapmalıyım?” Bankacının yanıtı: “Büyük bir şirket al ve bekle!”